TÜRKİYE’DE KÖPEK POPÜLASYONU

Sayılardan Yönetim Modeline: Kısırlaştırma, Sahiplendirme ve Kent Kültürü
Türkiye’de köpek popülasyonu, son yıllarda yalnızca bir hayvan refahı konusu olmaktan çıkarak kent yönetimi, kamu politikası, çevre, toplum sağlığı, hayvan hakları ve kent kültürünün kesiştiği önemli bir mesele haline gelmiştir.
Ancak sorunun çözümü, yalnızca “kaç köpek var?” sorusuna cevap vermekle mümkün değildir. Asıl mesele; köpeklerin nerede yaşadığı, popülasyonun nasıl arttığı, sahipli hayvanların nasıl kayıt altına alındığı, kısırlaştırmanın ne ölçüde sürdürüldüğü, sahiplendirmenin nasıl yapıldığı ve yerel yönetimlerin bu sistemi nasıl yönettiğidir.
1. Önce popülasyonu doğru tanımlamak gerekir
Türkiye’de köpek popülasyonunu tek bir kategori olarak değerlendirmek yanıltıcıdır.
Genel olarak;
- Sahipli köpekler,
- Sahipsiz köpekler,
- Sokakta yaşayan köpekler,
- Geçici bakımevlerinde bulunan köpekler,
- Sahiplendirilmiş ancak kayıt ve takip sistemi yetersiz hayvanlar
birlikte değerlendirilmelidir.
Bu nedenle sağlıklı bir politika için ulusal ölçekte güncel, güvenilir ve düzenli güncellenen bir köpek popülasyonu veri sistemi oluşturulması büyük önem taşır.
2. Kısırlaştırma tek seferlik kampanya olmamalıdır
Köpek popülasyonunun kontrolünde en önemli araçlardan biri kısırlaştırmadır.
Ancak yılda birkaç kez yapılan kampanyalar, sürdürülebilir bir nüfus yönetimi için yeterli değildir.
İhtiyaç duyulan model:
tespit → kısırlaştırma → kayıt → sağlık kontrolü → kimliklendirme → sahiplendirme veya uygun yaşam alanı → izleme
zincirinin sürekli işletilmesidir.
Buradaki kritik nokta, kısırlaştırmanın süreklilik kazanmasıdır.
3. Sahiplendirme sistemin merkezine alınmalıdır
Barınak kapasitesini artırmak tek başına çözüm değildir.
Asıl hedef, uygun hayvanların güvenli ve bilinçli biçimde yeni sahiplerine ulaştırılması olmalıdır.
Bunun için belediyeler ve STK’lar birlikte;
- Dijital sahiplendirme platformları,
- Hayvan profilleri,
- Sağlık ve aşı kayıtları,
- Davranış değerlendirmeleri,
- Sahip adaylarının bilgilendirilmesi,
- Sahiplendirme sonrası takip
gibi uygulamalar geliştirebilir.
Sahiplendirme yalnızca bir hayvanı vermek değil, bir yaşam sorumluluğunu devretmektir.
4. Hayvan terk etmek de popülasyon yönetiminin önemli bir parçasıdır
Sokak köpeği problemini yalnızca sokakta başlayan bir problem olarak görmek eksik olur.
Sahipli hayvanların terk edilmesi, kontrolsüz üretim ve bilinçsiz hayvan edinimi de popülasyon dinamiklerini etkiler.
Bu nedenle politika yalnızca sokaktaki hayvana değil, hayvanın insanla olan yaşam döngüsünün tamamına odaklanmalıdır.
5. Belediyeler tek başına bırakılmamalıdır
Köpek popülasyonu yerel ölçekte görünür hale gelse de sorun ulusal ölçekte ele alınmalıdır.
Merkezi yönetim;
- standartlar,
- finansman,
- veri altyapısı,
- veterinerlik hizmetleri,
- eğitim,
- denetim
konularında çerçeveyi oluşturmalıdır.
Yerel yönetimler ise bu sistemi kent ölçeğinde uygulamalıdır.
6. STK’lar çözüm ortağı olmalıdır
Hayvan dostu dernekler ve gönüllü kuruluşlar, yerel yönetimlerle karşı karşıya gelen yapılar olarak değil, çözüm ortağı olarak görülmelidir.
Belediye + veteriner hekimler + STK’lar + gönüllüler + akademi + kent sakinleri arasında sürekli bir iş birliği modeli kurulabilir.
Bu model sayesinde belediyenin ulaşamadığı alanlarda gönüllü ağları, sahiplendirme ve farkındalık çalışmaları desteklenebilir.
7. Kent sakininin kültürü de değişmelidir
Hayvan dostu kent yalnızca belediyenin hizmetleriyle ortaya çıkmaz.
Kent sakininin de sorumlulukları vardır.
Hayvan sahiplenmek → bakım sorumluluğu → kısırlaştırma → kayıt → terk etmeme → çevreye saygı
zinciri bir kent kültürüne dönüşmelidir.
Çünkü sürdürülebilir hayvan politikası, yalnızca veterinerlik politikası değil, aynı zamanda kentlilik kültürü politikasıdır.
8. Kent mekânları da hayvanlarla birlikte tasarlanmalıdır
Modern kent planlamasında hayvanların varlığı görmezden gelinmemelidir.
Uygun bölgelerde;
- Su noktaları,
- Kontrollü beslenme alanları,
- Yeşil alanlar,
- Hayvan geçişleri,
- Veteriner erişim noktaları,
- Güvenli geçici bakım alanları
kent tasarımının bir parçası olarak ele alınabilir.
Ancak bu alanların hijyen, çevre düzeni, yaya güvenliği ve diğer canlıların yaşam hakkı ile birlikte planlanması gerekir.
9. Modern barınak anlayışı değişmelidir
Hayvan bakımevleri yalnızca hayvanların toplandığı kapalı alanlar olmamalıdır.
Yüksek standartlı bir bakımevi;
veterinerlik merkezi + rehabilitasyon alanı + geçici bakım + sahiplendirme merkezi + eğitim alanı + gönüllü merkezi
olarak tasarlanabilir.
Bu nedenle çağdaş ve yüksek standartlı hayvan bakımevlerinin, kentlerin sosyal ve kültürel altyapısının bir statü unsuru olarak görülmesi mümkündür.
Bir kentin hayvanlara yaklaşımı, aynı zamanda o kentin medeniyet anlayışının da göstergelerinden biridir.
10. Hedef “köpek sayısını azaltmak” değil, dengeli bir sistem kurmak olmalıdır
Uzun vadeli hedef;
kontrolsüz üremenin önlenmesi + terklerin azaltılması + kısırlaştırmanın sürekliliği + kayıt sisteminin güçlendirilmesi + sahiplendirmenin artırılması + yüksek standartlı bakım + sorumlu kent kültürü
olmalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha fazla barınak değildir.
İhtiyaç duyulan şey veriye dayalı, sürekli, denetlenebilir ve yerel yönetim–STK–kent sakini iş birliğine dayanan bütüncül bir köpek popülasyonu yönetim modelidir.
SONUÇ
Türkiye’de köpek popülasyonu tartışmasını “köpeklerden yana” veya “köpeklere karşı” şeklinde iki kutuplu bir tartışmaya sıkıştırmak çözüm üretmez.
Asıl soru şudur:
Türkiye, insanlarla hayvanların birlikte yaşayabileceği kentleri nasıl tasarlayacak ve yönetecek?
Bunun cevabı; bilimsel veri, veterinerlik, şehir planlama, güçlü yerel yönetimler, sorumlu hayvan sahipliği, etkin STK iş birliği ve bilinçli kent kültürünün birlikte oluşturduğu bir sistemden geçmektedir.
Hayvan dostu kent, yalnızca hayvanları koruyan kent değildir.
İnsanı, hayvanı ve kent ekosistemini birlikte düşünebilen kenttir.



